teldeki delik
“Anne insanlar ölünce nereye gidiyor?”
Yağmur yağıyor dün geceden beri. Yatağa yan yana uzanmışız. O daha yedi yaşında. Bu sene okula başladı. Sınıfında bir çocuk karıncaları öldürüp onlara kibrit kutularından tabutlar yapıyor. Sonra bahçede onlara cenaze töreni düzenliyor.
Saçlarını okşuyorum, kokusunu içime çekiyorum. Yağmurun sesine cırcır böceklerinin sonsuz sohbeti karışıyor. İki uğur böceği gelmiş pencereye. Nasıl içeri girmişler, telde bir delik mi var? Duruyorlar orada.
“Bilmiyorum” Verebileceğim en dürüst yanıtı vermeye çalışıyorum. Oysa anneler her şeyi bilmeli. Daha sıkı sokuluyor bana.
“Karanlık bir yere giderler bence” diyor.
Cumartesi bugün. Okul koşturmasının olmadığı bir güne şükrediyorum.
“Karanlıktan korkuyor musun?”
Susuyor.
Kör olmaktan çok korkardım. Işıksız uyumazdım. O ışık gecenin ortasında sönerse uyanır kör oldum diye ağlardım. Ablam elimi tutar, saatindeki florasan sayıları gösterir kör olmadığıma beni ikna etmeye çalışırdı.
“Korkmuyorum. Bilmiyorum. Kötü bir şey.” diyor.
Yağmur cama vuruyor, uğur böcekleri orada durmaya devam ediyor. İçeriden sesler gelmeye başlıyor. Annemi yataktan kaldıramıyoruz artık. Bez bağlamamıza izin vermiyor. Altına hasta yataklarına serdikleri bezlerden serdik. Her gün çarşaflar yıkanıyor bu evde şimdi. İki bakıcısı vardiyalı çalışıyor.
“Belki de çok kötü değildir o karanlık,” diyorum. “Belki buraya doğmadan önce de karanlıktaydık”
İçeride annemin hastane yatağının kolu iniyor.
“Belki” diyor. Gözüm uğur böceklerinden birine kayıyor. Teldeki küçük bir delikten süzülüp uçuyor usulca.
Anneliğimde sessizce ufak bir çatlak başlıyor.



Günü geldiğinde annemize de anne olabilmek...Bir daha okudum, ağlayarak...
sarildim.